Babam Derdi ki

28 Kasım 2009 Cumartesi Gönderen Emrah Ateş 4 yorum

Yaşayacaksın oğul!
Yaşayacaksın bir ağaç gibi,
Dimdik!

Zamanı gelecek bir rüzgarda yaprakların dökülecek
Zamanı gelecek güneş açacak yeşereceksin
Taa ki gelip biri seni söker kökünden alır
İşte o vakit ölürsün oğul...

Ki ağaçların ölüleri,
Başka yerlerde can bulur.

Örneğin; kağıtta,
Kalemde,
Kulübede...

Birinin ocağına ateş olursun,
Ya da yemek yediği masası.

Ev olursun,
Eşya olursun,

Yine de can bulursun.

İşte bu yüzdendir ki oğul,
Bir parçan kalsın istiyorsan biryerlerde;
Yaşayacaksın bir ağaç gibi,
Dimdik!


Emrah Ateş ( 2009 )


Sabah namazlarından sonra baba eli öpülmeden geçen 6 yıl... Sizin için halen bir şey ifade eder mi bilmem ama, bayramlar renkli, krepon bir hatıra halen benim için...

Hepinize iyi bayramlar...
Tam Metin
Etiketler: , ,

Kızıma..

27 Kasım 2009 Cuma Gönderen Belgin 9 yorum
Sana olan sevgim;

Çiçekler kadar renkli,

Kelebeğin kanatları kadar narin,

Güneş ışınları kadar sıcak,

Meltemler kadar hafif,

Hiç bir ölçüyle ölçülemeyecek kadar çok.

Sana bakınca yüreğim genişliyor, soluğum kesiliyor, içim mutluluk ve gururla doluyor.

Evet, evet şimdi buldum bu duyguyu tanımlayacak, sihirli kelimeyi; „AŞK“

Ìçime düştüğün günden beri, ben sana AŞIĞIM Zeytin gözlüm.

Sana sevgimi nasıl anlatsam bilemiyorum ki. Bu duyguyu kelimelere dökmek çok zor. Anlatmak için kelimeler yetersiz geliyor bana. Sana olan sevgimi, içimi açıp gösterebilsem keşke. Bu duyguyu inşallah sende bir gün tadacaksın, işte o zaman anlıyacaksın, bu duygunun nasıl yüce bir duygu olduğunu.

Annem yine nasihatlara başlamış diyeceksin ama ben yinede söyliyeyim: Yaşamın boyunca dürüst ve doğru sözlü ol kızım. Allahtan başka kimseden korkma. Haklı olduğun yerde, hakkını aramasını bil. Irk, Dil, Din, Cinsiyet ayrımı yapma. Ìnsanlara önyargılı yaklaşma, kimseyi dış görünüşüne göre değerlendirme. Bazen dışarıdan güzel görünmeyen şeylerin, içinde çok güzel ve değerli şeyler sakladığını unutma.
Kendinden güçsüz olanları koru. Adaletli ol. Sev, sevmekten korkma, sevmekten kimseye kötülük gelmez. Kimseyi kırma, pişman olacağın sözler söyleme bitanem. Hayatında olumsuz olaylar olsa da, bil ki onların oluşunda da senin için bir hayr vardır. Her olaydan kendine, kendini bulman, gelişmen ve olgunlaşman için bir ders çıkar.

Dilerim ki, yoluna hep kendin gibi güzel yürekli insanlar çıkar.

Yaşamın boyu, yolun açık, başın dik olsun bebeğim.

Bize yaşattığın ve yaşatacağın tüm güzellikler için çok teşekkürler güzel kızım.

Bizler seni çok seviyor, seninle gurur duyuyoruz. Ne olursa olsun, seni hep seveceğiz ve hep yanında olacağız.

Doğum günün kutlu olsun bitanem:)

Seni çok seven ailen:)

Resim: Pixelio
Tam Metin
Etiketler: ,

Hayattan ve Masallardan Biraz: Kurban Bayramınız Kutlu Olsun!...

26 Kasım 2009 Perşembe Gönderen Belgin 14 yorum
Aşağıdaki metin bir bayram arifesi günü iyi niyetli insanların güzele dair paylaşım isteklerinin taşımı ile ortaya çıkmış insanca bir hal metnidir ve aşağıdaki yorumlarıyla birlikte okunması gerekmektedir. Ve bizce, birlikte olmak isteyen insanların çabasına güzel bir örnektir. Her şey "Belgin" kardeşin "Biraz" arkadaşımızın kendi elleri ile çizdiği bayram karikatürünü beğenip o sayfaya bağlantı veren bir yazısıyla başlarrr...

Yazımızın Orjinali
  • "Belgin" Kardeşimiz Aşağıda ki Linkteki "Biraz" Arkadaşımızın Kurban Bayramı Karikatürünü Bayram için bulup göndermiş bizlere. Fakat Blogger da bir sorun var. Resim ve linklerle ilgili, o yüzden bu yöntemi bulduk.

  • Sevgili "Biraz" bize not bırakıyor yorumu ile
  • Yukaridaki karikaturun orijinali kendi blog sayfamda yayimlanmistir ve cizim bana aittir. Bilgilendirmek icin ilgili linki asagiya kopyaliyorum. http://www.hayattanmasallardanbiraz.blogspot.com/
    Sevgi ve selamlarimla.

  • FaceBlog Yorum Yolu İle Cevap Yazıyor Sevgili "Biraz'a"
  • Resim ve Linklerde sorun "Admin, Ali İkizkaya" tarafında devam ediyor. Sevgili "Biraz" Haklı Olarak Bizi İkaz Etmiş. Sorun Düzelir Düzelmez Hemen Halledilip Buradan Kaldırılacak.

  • Sevgili "Biraz" Teşekkür Ediyor FaceBlog Teknik Çabaya Devam Ediyor
  • Aslında Resim Burada Yoktu. Fakat Bir Şekilde Çıkıyor. Sorun Kaynağını Araştırıyorum. Ve halen Üzerinde Çalışıyorum. Tamamen Kaldırmanın Çok Saygısızca Olacağını düşündüm. Sevgili "Birazdan" Özür Diliyorum.


  • Bir müddet sonra FaceBlog çalışanları başarılı oluyor ve karışıklık hal oluyor. Veeee Dostlukla ne güzel ve yumuşacık şeyler olabiliyor görüyoruz. Fotoğrafçılıkta objektiflerin önüne çeşitli ihtiyaçlar, alınan kareleri güzelleştirmek, mükemmelleştirmek için filtreler takılır. Bunların yerine insanlar, gözlük dediğimiz protezleri kullanıyor görme bozukluklarını düzeltmek ve hayatlarını daha bir yaşanılası kılmak amacıyla. Bir de bu gözlüklerin Gönül Gözü nün üstüne takılan temini zor olanları var. Tahammül, tevazuu, vefa, sevgi gibi.
    Şimdi de biraz tebessüm etmek amacıyla isterseniz aşağıya geçin veeeeeeeeeeeee.
    Olayın Baş Aktörü Sevimli Koç İçin Biraz Kardeşimizin Blog'una Adres Buradan
    Hepinize güzel ve mutlu bayramlar diliyoruz. Sevgiyle Kalınızzz ...
    Tam Metin
    Etiketler: ,

    OYSA ESKİDEN BAYRAMLAR BÖYLE DEĞİLDİ!..

    Gönderen funda öztkn 6 yorum

    Nasıl akıp gidiyor zaman, hayat kendi kurallarını uyguluyor, kendi özgürlüğünü savuruyor alabildigine..

    Yaşam yaramaz bir çocuk olsaydı da tutup kulaklarından ''Dur bakayım nereye '' diyebilseydim.
    Ne dur diyebiliyorsun, ne engelleyebiliyorsun onun özgürlüğünü. kıskanmıyor değilim hani !..
    Bir bayram geliyor, ne havası, ne kokusu, ne rengi ne de sevinci var bende... Aksine bir masumlaştım bir hüzne boyandım.. Nerdeee o eski bayramlar!...
    Yaşıyoruz hayat denen kavgada !... Yarınların değil, ''an'' ların neler getireceğini bilmeden!..
    Ve bu hayat içinde, ritimsiz müziklerin eşliğinde dansediyoruz. Yanyanayız ama adımlarımız birbirine uymuyor..

    Ne çok şey unutmuşuz halbuki !... İnsan oluşumuzu, değerlerimizi, özümüzü, aydınlığı
    Sezinliyoruz ama göremiyoruz ??

    Sendeliyoruz !...
    Öyle şeyler yaşıyor, görüyor ve izliyoruz ki izledikçe ŞAŞIRIYORUZ VE YALPALIYORUZ...
    Herkese hayırlı bayramlar....



    Tam Metin
    Etiketler: ,

    Geriye Ne Kalacak Sizce

    24 Kasım 2009 Salı Gönderen ali ikizkaya 11 yorum
    Her türlü örf, adet ve geleneğin içindeki maneviyatın, liberalleşme ve onun taraftarları eliyle yağmalanmadığı, boşaltılmadığı günlerdi. Yani benim çocukluk günlerim. O vakitler sütçü, ayakkabı tamirçisi, temizlik işçisi, doktor, mühendis bebelerinin bir arada oynadığı, aynı sınıfta öğretim gördüğü yıllardı. Beslenme çantalarına (o da amerikan bezinden bir torba) öyle şaşalı şeyler konmazdı, başka çocuklar yoksundur diye. Bir elma, iki dilim ekmek ve bir parça beyaz peynir. Hepimiz yokluk nedir bilirdik, paylaşırdık.
    İlkokula başlarken hocalarımızın eline teker teker, "Eti Senin Kemiği Benim" diyerek bırakılırdık. Hoş.. o yıllarda, eti öğretmenleri tarafından yenmiş kuru kemik bir bebeye hiç rastlamadım. Bilakis hepsi de gürbüz ve güzel insanlar oldular, yıllar içinde. Bizden çok ufak olmasına rağmen aynı okula gittiğimiz bizim apartman görevlisi Ali Amcanın Kızı Kezban, amerikada çok tanınmış bir nükleer fizikçi oldu. Bunu söylerken hep tatlı bir hüzün sevinç karışımı duyarım. Yokluğun içinden çıkan pırıl pırıl bir kızdı o. Şimdilerde nasıldır bilmiyorum ama benim zamanımda kadın hocalar çoğunluktaydı. Aile toplantılarında, ebeveyinler kendi aralarında yahut bizlerle konuşurlarken "Hoca Hanım" dendi miydi.. bir durulurdu. Ağır çok ağır, bir o kadar da saygıdeğerdi hoca hanımlar. Tatlı da bir korku beslerdik kendilerine. Ama içlerinde benim ilk aşkım olan Betül Hoca gibi çilli, örgü saçlı gencecik kızlarda vardı. Akıllı, uslu, bir baltaya sap olmuş güzel insanlar yetiştirdiler hocalarımız. O eğitimcilerin en genci bugün babamla aynı yaştadır ve belki de içlerinde Sonsuz Doğu'ya göç etmiş olanlar vardır. Diyeceksiniz ki kimler göç etmedi oraya.
    Aynı anneannem gibi..
    Deniz Kuvvetlerindeki hizmetime başlamadan önceydi.. Telefon çaldı, sabahın bir vaktinde. Hep sevimsizdir, gecenin geç saatlerinde yada erken sabah vakitlerinde çalan telefonlar. Pek hayırlı haber vermezler. Annem açtı telefonu. Donup kaldı bir an. Yere düşmeden önce " Annem" diyebilmişti. Annem, kardeşim ve ben hemen Karamürsel'e gittik. Rahmetli anneannem bir bayram öncesi günü sahurdan sonra yatağında, aynı niyazlarında olduğu gibi bir nefeste emaneti asıl sahibine teslim edip, uçup gitmişti. Annemle birlikte anneannemin odasına girdik son bir kez. Annem ona Boşnakça, "Annem, Güzel Kızım" diye başlayan son bir konuşma yaptı ağlayarak. Kendisinin küçük bir kız olarak yapayalnız kaldığından bahsetti. Saçlarını sevdi, annesinin. Sonra eğilerek defalarca annesinin ayaklarının altını öptü hakkını helal etmesi için. Böyle bir ritüeli ilk defa oracıkta annem ve anneannem ile öğreniyordum. Bu veda ayininden sonraki yıllarda hep sorup durdum kendime, "
    Acaba erkekler , tüm yaşama dair bildiklerinin kadınlar eliyle kendilerine öğretildiğinin farkında mı ? diye ..
    Yürümek gibi, konuşmak gibi, okumak gibi, karnının doyurulması gibi ..
    Liberalizmden çocukluğa, oradan ölüme ve öğrenmeye kadar uzanan ne çok parçacığa dokunup geçmişim. Bilmişim ki yazmışım. Öğretmişler. Belletmişler.. Kimlerin hakkı yok ki üzerimde, bunca şeyi bilmemde. Özellikle de öğretmenlerimin. Şu zamana kadar alın terim ve bilgimle kursağımdan geçen her lokmada payı olan öğretmenlerimin ve bütün öğretmenlerin -
    bir teki hariç- ayaklarının altını öpüyorum, ödenmeyecek haklarını bir nebze olsun helal etmeleri için.
    Ve herkese güzel, sıhhatli, mutlu ve yalnızlıktan uzak bayramlar diliyorum.
    Şimdiden iyi bayramlar dilediğime bakmayın. Ne tatile ne de başka bir yere gideceğim. Ama sizlerden bir isteğim var, onun için yol yapıp kapı aralıyorum aslında. Bu bayramı ve bundan sonrakileri, biz yazan insanlar olarak farklılaştıralım. Gelin, bana elektronik posta adresimden adreslerinizi yollayınız. Ben de sizlere güzel bir dolmakalem ve el yazısıyla yazılmış kartpostallar atayım. Bura kuşlarının sesini, ağacının, çiçeğinin kokusunu yollayayım. Bol iyotlu Ege sabahının aydınlığı olsun zarfların içinde. Bu bayram benim için de, sizler için de başkalaşsın. O faturalardan başka bir şey girmeyen posta kutularınızda bir dosttan ve onun elinden çıkmış, azıcık yalnızlık, çokça arkadaşlık ve bolca muhabbet kokan bir kartpostal bulma sevincinden ne kendinizi, ne de beni mahrum edin.. Bundan böyle, aramızda bir adet ile yeniden postacının ayak sesleri beklenir olsun.
    Ve ben de, dostlara gönderilen ufacık bir selamın diyeti olan pulun altındaki acı, kekremsi tadı dilimde duyumsayabileyim.



    Tam Metin
    Etiketler: , ,

    En Değerli Hediyem

    23 Kasım 2009 Pazartesi Gönderen asyaselda 13 yorum
    Hava orada yaşayanlara göre her Kasım da olduğu ama ona göre ise hiç bir Kasım da olmadığı kadar soğuktu. Öyle bir soğuk düşünün ki burun, kulak, göz ne kadar duyu organı varsa duyarsızlaştıran.
    Tam karşısında ki duvar köşesini, eski tek kapılı buzdolaplarının haftada bir karlanan buzluklarına benzeten ve verilen nefesin geri alınmasına fırsat bile vermeden kirpiklerinde donmasına neden olan bir soğuk. Oysa onun bildiği soğuk en fazla kaban giydirir, biraz da içini titretirdi o kadar..
    Gözünü açar açmaz meşgul olduğu bu Kasım soğuğu muhasebesini beyninin daha sıcak bir köşesinde bırakıp, ikinci el çekyattan bozma, sıcak olması gereken ama bu haliyle sıcak olamayan yatağından doğrulup, perdeyi araladı.
    Pamuk pamuk kar yağıyordu.
    Artık kalkıp, elini yüzünü yıkama vakti gelmiş te geçiyordu. Ayakları anne evindeyken asla giymediği, giyse de hangi odada olduğunu hatırlayamadığı ama son üç aydır sıkı dost olduğu terliklerini aradı, buldu. Biri kırmızı biri mavi puanlı. Teklerini bulmaya hiççç uğraşamazdı, öylece geçirirdi ayaklarına.
    Yerinden kalmadan uzandı, sandalyenin üstüne asılı duran annesinin eski yeşil hırkasına.
    Şimdilerde hep eski giyinir olmuştu. Zira ya soba yakarken ya da su getirirken yırtılıp, yanıp çamur olabilirdi üstündekiler. Zaten yeni de olsa bu ihtimallerden en az bir tanesi kesinlikle gerçekleşir ve giysiye kısa zamanda eski sıfatı yapıştırılırdı.
    Bir ayağında kırmızı diğerinde mavi puanlı terlikleri, omuzunda eski anne hırkası, dışarıdan birisinin kılıksız diyebileceği bir halde, ilerledi bir metrekare genişliğindeki banyosuna. Şıkır şıkır akan, buz gibi suyla elini yüzünü yıkadı. Eski sıra tahtasından yapılmış ikili rafından alüminyum çaydanlığını aldı. Almasına aldı da, odanın soğuğundanmıdır bilinmez, bir müddet durdu kaldı. Gözleri, yerdeki kilimin birbirine sarılmış gibi duran saçaklarına takıldı bir an için.
    Tek başına da kahvaltı yapılmazdı ki. Kahvaltı yapmakta da neydi ? Hem de bu kılıkta. Bir başına, yapayalnız kahvaltı olabilir miydi ?
    Yok, bu da olmadı. "Bu kahvaltılıklar tek başına da yenilmez ki " diye en doğru cümleyi kurduğunu düşündü, o anki hali için. Su için bidona elini attı. Bidon oldugundan ağırdı.Donmuştu :( :(eksi bilmem kaç derecedeki gecede ,yattığı odaya almayı unutmuştu.
    İkisini de olduğu yere bıraktı. Suya ve çaydanlığa kızgın ve küskün dudak büzerek ''Zaten canım çay içmek istemiyor'' dedi.
    Kapı arkasına asılı duran ve dün Meryem'in ''Annem tandır yaptı, kete de getireceedim ama yolda Hanoların iti govaladı, düşürdüm üğretmenim'' diyerek getirdiği kenarı kurumuş tandır ekmeğiyle tel peyniri sarıp hızlıca yedi. Hızlıca, herşey hızlıca burda. Tuvalete gitmek .. hızlıca, el yıkamak, hele banyo yapmak.. daha da hızlıca.
    Hızlıca eşek alınır, komşu ahırdan. Hızlıca bidonlar yüklenir sırtına. Hafta sonları saat 06:00 da minübüse koşulurdu hızlıca. Bu kadar hızlı hareketlerle yaşanan bu yerde, zaman öyle ağır ilerlerdi ki geçmek bilmezdi. ''Zaman sen çık aradan. Şimdi hızlı hızlı giyinme, hızlı hızlı okula gitme vakti '' dedi, kendine.
    ''Personel, kılık kıyafet yönetmeliğine uymaktadır '' kaydıyla ilçeye gönderdiği 243'e bilmem kaç resmi yazısının aksine, likralı ütü izsiz pantalonunu ve sıcak suya yıkayarak daha da toklaştırıp kalınlaştırdığı yün kazağını giydi. Tabii yine hızlıca. Son bir kez bakarken aynada yönetmeliğe uymayan kıyafetine, anılara dalmış bir gülümseme belirdi yüzünde.
    Kendisinin, ''Ben çok bakımlı bir öğretmen olacağım. Şıkır şıkır gideceğim her gün okula'' sözlerine karşılık, annesinin "Korkarım saçını bile taramaya vaktin, fırsatın ve isteğin olmayacak '' cevabını hatırladı, aynada dağınık saçlarını görünce.
    Hayır, o kadar da bakımsız değilim diyerek gülümsemesini hemen ciddi bir ifadeyle yer değiştirtti. Bunu ispatlamak istercesine, aldığı 60 faktörlük güneş kremini kar kremi olarak kullanmak üzere sürdü yüzüne.
    Evet ! şimdi daha iyiydi. Saçlarını tarayıp toparlarsa şıkır şıkır olmasa da annesinin söylediği gibi bakımsız da olmayacaktı. Birazdan giyeceği kahverengi, tüylü çizmelerini saymazsa:):):)
    Çizmeler ayağında ,bir eline kitapları ,bir elinde balta,tek sürgülü tahta kapısını açıp günlük koşturmacasına,hızlıca koştu odunluğa.Yeteri kadar odun ve çıra kırmalıydı.Aslında bu işi Ahmet amcanın oğlu Sedat yapmalıydı.
    Dün gelip:''Huğcaaa sen mazutun teneğesi gaç guruş bilinmi?
    Çocuk he yaparım demiş amma(çocuk Sedat ta 32 yaşında) olmaz,kurtarmaz 60 lira iki ton oduna''diyip, anlaşmayı bozana kadar.
    Ahmet amca onun sözlerini hiç dinlemeden ,mazot fiyatı üzerine tek kişilik konferansını vermiş,onu kırılmamış iki ton odunla baş başa bırakmıştı.
    ''Sana da ,oğluna da,mazotuna da'' diye söylenerek kırarken son çırayı,parmağının ucundan beynine hızlı bir acı iletisi ulaştı.
    Parmak ucunda ,yarısı ayrılmış et parçası ve kana ,ağzında da acı bir ahhh a dönüştü bu ileti yolculuk sonunda.Baltayla olmazdı,keserle kırmalıydı çırayı biliyordu oysa.
    Tekrarladı,''Ahmet amca ,sana da,oğluna da,mazotuna daaa...''
    Avucuna aldığı baş parmağını sıkıca tuttu.Minik kan damlaları düşürerek kara,hılıca koştu bayaz badanalı lojmanına.Parmağını sarmaya çalışırken kapı çaldı.
    Gelen çocuklar olmalıydı.
    ''Üğretmenim kapı kapalııı''
    '' Evet canım kapalı,alın anahtarı ben geliyorum şimdi''diye uzattı anahtarı.
    İlk yardımını da yapıp ,bu güne önce oduncu,sonra hemşire olarak başladı.
    Artık asıl görevine dönme ,öğretmen olma zamanıydı.Önce odunluğa uğrayıp kırdığı odunları kucakladı.
    Yolda minik eller yardıma uzandı ailelerinin duyarsızlığına inat yapar gibi.
    Hepsi yanmayan sobanın başına toplanmıştı içeriye girdiğinde.
    Çok bekletmeden yaktı ,artık ustası olmuştu ilk günlerde 20dk yakamadığı sobanın.Sıralar soba kenarına dizildi,çoraplar çıkarıldı.Minik,pis ve morarmaya yakın soğuk ayaklar sıra üzerine ıslanmış yün patikler ve çoraplar soba kenarına dizildi.
    Isınıldı ,kurundu teneke sobanın çıtırtısı ve ıslak çoraplardan yükselen,tüyüyle haşlanmış tavuk kokusuna benzer bir kokuyla.Isınan ellerle,kuruyan çoraplar giyilirken Hayat Bilgisi olması gereken derste.
    Tek örgülü uzun saçları ve al al yanaklarıyla İlknur belirdi pencerede. Birazdan kapı iki tık tıklanıp tüm sınıfın ''geeeeelllll'' emriyle aralandı.
    Biraz önceki gellll korosu:
    ''İlknur geç kaldın.Geç kaldığın için özür dileee'' diye ikinci emirlerinide verdiler, tek örgülü ,uzun saçlı al yanağa
    İki eli önde birleşmiş,baş aşağı,gözler yukarıda ,belli belirsiz
    ''Geç kaldığım için üzür dilerim üğretmenim''diyerek hemen sırasına koştu. Hasta mı ,diye düşündü.Tamam yanaklar her daim kırmızıydı ama bugün başka bir şey vardı sanki.
    Diz çöküp sırasının önüne alnına dokundu.''hasta mısın?''Cevap vermedi. Onun yerine ,her söze verecek bir cevabı olan yüzü orta çilli,kepçe kulaklı,önden iki eksik dişli Cihat:
    ''Hasta deel üğretmenim .
    Dün gördüm babasıynan samgaşa gitti''
    Güldü Cihat'a ,İlknur'a dönüp tekrar sordu:
    'iyi misin?''Yine cevap yoktu.Hasta da değil çünkü ateşi yoktu.
    Dizleri üzerinden doğruluyordu ki,tek örgülü uzun saçlı al yanak ,başını sıranın altına sokup hızlıca çantasından gazeteye sarılı bir paket çıkarıp uzattı. Sıra arkasından bir kol,kafa yok gövde yok!
    Bu ne şimdi?Şaşkınlıkla uzatılan paketi aldı.Sıraya oturup ,çenesinden tutup kaldırdı gizlenmiş,utangaç başı.
    Gözleri hala sıra altındaki al yanağa sordu:
    ''Bu ney tatlım?'' ı ıhhhh yine ses yoktu.Üst dişelriyle alt dudaklarını ısırıp,gülümsemeye başladı.Gözleri hala sıra altında.
    İlknur ve gözlerini sırayla baş başa bırakıp gazete paketini açtı.Bu da ney?diye düşünürken ,aşağıdan gelen ince bir sesle söylenen sihirli sözcükler tüm sorularının cevabıydı.
    ''ÜĞRETMENLER GÜNÜN KUTLU OLSUN ÜĞRETMENİM'
    ''Tek örgülü , uzun saçlı al yanaktan lk öğretmenler günü hediyesini almıştı. Dünyanın en masum sunuluş tarzıyla,en değerli ve ilginç hediyesiydi onun için. Yarısı yenmiş peynirli çubuk kraker. Niye mi değerliydi?
    Köy bakkalında bulunmayan peynirli çubuk kraker,belliki dün Sarıkamış tan alınmış.
    Bu gün öğretmenler günü ne hediye etsem derken,o gün onun için en değerli şeyini,dün kıyamayıp yarısını yediği krakerinin diğer yarısını almış,kendince paketlemiş ve onunla paylaşmıştı.
    Şimdi ne soğuk ,ne Ahmet amca,ne kırılmayan odunlar,ne de kenarı kesilmiş baş parmağı canını sıkabilirdi.Çünkü bu gün bir kez daha farkına vardı ki dünyanın en güzel mesleğini yapıyordu.
    İyi ki öğretmendi.İyi ki bu karşılıksız seven minicik yüreklere sahipti.
    Tam Metin

    Göğe Bakma Durağı

    22 Kasım 2009 Pazar Gönderen asyaselda 4 yorum

    İkimiz birden sevinebiliriz göge bakalım
    Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
    Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
    Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
    Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
    Bu evleri atla bu evleri de bunları da
    Göğe bakalım

    Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
    İnecek var deriz otobüs durur ineriz
    Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
    Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
    Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
    Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
    Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
    Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
    Beni bırak göğe bakalım

    Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
    Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
    Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
    Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
    Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
    Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
    Bana dönesin diye bir bir kapattım
    Şimdi otobüs gelir biner gideriz
    Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
    Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
    Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
    Durma kendini hatırlat


    Turgut Uyar
    Tam Metin
    Etiketler: ,

    Yolcum Var Benim

    20 Kasım 2009 Cuma Gönderen ali ikizkaya 19 yorum
    Yer Kocaelinin Karamürsel kasabası. O yıllarda bu ufacık kasabanın çoğu nüfusunu 13 harbinde Anadolu'ya gelen Saraybosna(Sarajevo) göçmeni Boşnaklar oluşturur. Benim anne tarafım gibi Müesser Hala da onlardan biri. Ahşap bir evde, Tabakhane mahallesinde oturuyorlar. Saraybosna'dan gelirken, anne ve babası hiç bir şey getirememiş yanlarında. Yoksuldur Müesser Hala. Eşi de kendisi gibi dar gelirli bir ailenin oğlu. Sade bir törenle evlenirler. Eşi, Gölcükteki Bahriye tezgahlarında çalışmaktadır. Müesser Hala ilk ve tek çocuğu Mehmet'e hamile kalışının altıncı ayında eşini bir kazada kaybeder. Yıkılmamaya gayret eder. Evlenmez, içine gömer sevgisini, gençliğini, aşkını. Zaten onlarda aşk ve evlilik bir keredir. Tekrarı mümkün değildir, ölüm gibi. Her şeyi Mehmet olmuştur. Oğlu, hayatının merkezidir. Bahçede türkü söyler hep Mehmeti için onun yokluğunda..
    Vakit, vakit olur.. Zaman devrilir gider.. Mehmet on sekizine gelir. Askerlik çağıdır Mehmet için. Unutmaz devleti Mehmeti de. Çağırır hizmet için Bahriye'ye. O yıllarda Bahriye askerliği, kara askerliğine göre nerdeyse iki kat sürede bitiyor. Tam tamına 36 ay. Yani üç koca yıl. Müesser Hala nın yüreğine hançerler sokulur da bir şey diyemez kimselere. Mehmet bir sonbahar günü Levend olur Bahriyeye beyazlarını çekip.
    Mehmet'i Dumlupınar denizaltısına verirler. Aylar, ayları kovalar. Mehmet, bir Nato tatbikatı öncesi izne gelir. Anacığıyla hasret giderirler. Bir kez daha öper anasının elini. Çıkar, gider gemisine bir bahar gününde.
    Bir ay kadar sonra Nara burnunda, Azrail Naboland kılığında onlarca Bahriyelinin, çocuğun ve kadının tüm hayallerini biçer. Gönderir Dumlupınarı, Çanakkalenin derin ve soğuk sularına. Mehmet te dahil tüm gemi mürettebatı "Vatan Sağolsun" diyerek yatarlar ölüme. Radyolardan naklen dinler tüm Türkiye'deki analar, babalar,çocuklar,eşler,sevgililer, nişanlılar "Vatan Sağolsun deyişlerini. O gece Türkiyede onlarca kadının saçı bir anda bembeyaz olur. Aynı Müesser Hala gibi.
    Hiç sesi çıkmaz, gözlerindeki iki damla yaştan başka. Fırlar çıkar sokaklara. Artık akıl kuşunu ten kafesinden uçurmuştur. İçinde külhanlar yanar hep. Kendisiyle birlikte ahşap evini yakana kadar bahçede, yollarda, bağda;
    Mehmet Gitti Askere
    Alır,Gelir Tezkere
    türküsünü söyleyip durur, Mehmet'i, Kınalı Kuzusu için.

    Bir kınalı kuzu da bizde var. Adı Emrah. Yalan ve ihanetin içinden kendini pırıl pırıl çekip almayı başarmış yüreği kuzu bir can çocuk. Kanaatkar ve Erdemli. Kaçımız onun başardığını gerçekleştiririz bilemiyorum. Kendi sesinden dinleyip, gözlerinizle görmeniz lazım. Ne yürek ne de gözyaşı dayanır...

    -- Gözüme de doz mu gaçtı, nedii ? Sulanı sulanı vereyoo.
    -- Nerime dıkarım şu mendil meretini ben de bilemedim gari. Gevizelikten mi acep ?
    -- Gonuş, sööleş, higaye oldu muy du durameyon ..

    -- Fazlıca oyalandın zati. İşim de varıdı. Çocuğu yolculayacaktım, higayiye daldım.
    -- Yalınız son bi çift laf edcen öyle cıgcen kahvıden.
    -- Dinleyonuz dee mi beni ?.

    Ey! Ahali !.
    Bilin gi yocumuz var aatık. Eylemen Gari, anlat, anlat deyi. İhazırlık lazımdır.
    Varıp gidcen ben..
    Az gadıı unuduvecektim. Gidekene aglime düşüveedi de,
    Endee oluu da, akılcağizinize ve yüreciğinize Emrah düşeese eğer;
    1 Aralık 2009 agşemi, kavilleşmiş gibi elcağızınıza bir maşrapa su alıvirin ve gapılere, balgonlere, pencirelere çıgıverin de yollura seepip durun ööölü.
    Oğlumuz bahtı açık, yüreği engin, sularla gitsin ve sular gibi tez vakitte gelsin.
    Ve Onun yokluğunda cama vuran her damlaya, ona selam götürmesi için yüreğinizden geçenleri, bir şiir okur gibi fısıldayın.
    Merak etmeyin. Bir Turna nın kanadına yapışıp türkü olur, ulaşır Emrah'a...




    Tam Metin
    Etiketler: ,

    Gri Dünya

    16 Kasım 2009 Pazartesi Gönderen Belgin 14 yorum
    Ìlkbaharı çok seviyorum..

    Bir sabah uyandığımda çiçeklerin ve dünyadaki bütün renklerin kaybolduğunu gördüm, her taraf griydi. Bu gri dünyaysa hiç güzel değildi.

    Kanatlarımı açtım – ben bir kelebeğim – başladım uçmaya, günlerce uçtum dünyanın üzerinde, kaybolan renkleri aramak için. Renklerin hepsini çok seviyorum çünkü. Renkler canlı ve çok güzeller. Rüya gibiler ve benim kısa hayatımın her gününü güzelleştirip, onları daha değerli kılıyorlar benim için.

    Geceler, ortalığın griliğini dahada yoğunlaştırmış, dünyayı karartmıştı. Sabah olduğunda renkler hâlâ yoktu, umduğum gibi geri gelmemişlerdi. Her şey, her taraf griydi, o kadar gri ki, ben daha önce başka bir renk görmediğime inanmaya başlamıştım. Ama biliyordum, bu dünya önceleri çok renkli, pırıl pırıl çok güzel bir dünyaydı. Renkleri aramaya ve onları geri getirmeye, çiçeklere, ağaçlara, gökyüzüne renklerini geri vermeye karar verdim.

    Ìçimizde en bilgilimiz ve üstün güçleri olan yaşlı kör Kelebeğe gitmeye karar verdim, belki renkleri bulmamda bana yardımcı olurdu.

    Yaşlı Kelebeğin yanına vardığımda, daha ben bir şey söylemeden: „Dünyanın durumu nedir, küçük kelebeğim?“ diye sordu. Ona dünyanın grileştiğini ve bütün renklerin kaybolduğunu söyledim. „Dünya değişti ama yinede çok güzel. Çiçekler, ağaçlar, renklerini kaybettikleri için ağlıyorlar.“ diye anlatmaya başladım gözlerimden yaşlar akarak.

    "Çiçekler?“ Kör olduğu için yaşlı Kelebek çiçekleri hiç görmemişti.

    „Çiçekler çok güzeller, rengarenk parlıyorlar ve çokta güzel kokuyorlar. Ama bir kaç gündür, renkleri kaybolduğundan beri, hepsi yaslı, hepsi ağlamakta. Dünyada sadece gri renk kalmış, diğer renkler kayıp. Onları bulmamda bana yardımcı olur musun?“

    “Gri – ama bu çok kötü olmalı. Sana elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım küçük Kelebek, ama onları geri getireceğime söz veremem.“

    Aklına gelen, hayatı boyunca duyduğu, öğrendiği bütün sihirli sözleri denedi yaşlı ve kör Kelebek, ama olmuyordu işte, renkler bir türlü geri gelmiyordu.

    „Özür dilerim küçük Kelebeğim.“ dedi yaşlı Kelebek. „Elimden geleni yaptım, bütün bildiğim sihirleri denedim ama bu benim başarabileceğim bir iş değil. Bunu ancak sen başarabilirsin, yüreğinin derinliklerinde bunun bir çaresini bulacağını ve renkleri dünyaya geri getireceğine inanıyorum. Sana yardımcı olamadığım için çok üzgünüm.“

    Yaşlı Kelebek üzgünce başını salladı, bana yardım edemediği için gerçekten çok üzgündü. Orada durmanın bir faydası yoktu, yaşlı Kelebeğe teşekkür edip, oradan ayrıldım. Çok üzgündüm, ama renkleri aramaktan, onları bir gün mutlaka bulup, çiçeklere, ağaçlara geri getirmekten vazgeçmiyecektim. Dünyaya renklerini geri verecektim…

    Üzgün üzgün yoluma devam ettim, gece gündüz, her ağaçta, her çiçekte, aklıma gelen her yerde aradım renkleri. Böylece günler geçti, kaç gün geçtiğini bilmiyorum, tek bildiğim artık günleri saymayı bırakmış olmamdı. Ümidimi kaybetmetmeden renkleri aramaya devam ettim.

    Bir gün yine uçarken ulu ulu kocaman çam ağaçlarının arkasında bir mağaranın girişini gördüm. Çam ağaçları Mağaranın girişini neredeyse kapatmışlardı, neyseki benim için sorun değildi. Merakla mağaranın içine uçtum. Mağaranın içi çok karanlıktı, ama bir yerlerden ışık sızdığını fark ettim. Işığı takip ederek uçtum, ışık yerdeki küçük bir taştan çıkıyordu. Taş o kadar parlamasa gözden kaçabilirdi, o kadar küçüktü. Küçük olmasına rağmen taştan çıkan ışık göz alıcıydı.

    „Ne kadar güzel bir taş!“ diye düşündüm ve onu elime aldım. Taştan yayılan sıcaklık küçük ve yorgun bedenimi bir an da ısıtıvermişti. Köşeleri keskin değildi, yüzeyiyse ipek gibiydi. Taşı yanımda götürmeye karar verdim. Taşla birlikte yuvama – ebedi Renklerin ve güzelliklerin ülkesine – Kelebekler Ülkesine yola çıktım.

    Dinmek bilmeyen yağmurun altında uçuyordum, kanatlarım ıslandığı için onları oynatmakta zorluk çekiyordum.


    Yorgun ve bitkin bir şekilde kendimi çayırların üzerine bıraktım, küçük taşı kanatlarımın altına sakladım. Yorgunluktan olacak hemen derin bir uykuya dalmışım. Sabah olduğunda güneşin ılık ışıklarının yüzüme vurmasıyla uyandım. Gökyüzü yine griydi, ama yağmur dinmişti.

    Hemen kanatlarımın altından taşı çıkardım, güneş ışınları taşa vurur vurmaz, taş mağaradakinden daha kuvvetli parıldamaya başlamıştı. Ben bir kaç adım geriye gidip bu olanları merakla izlemeye başladım. Birden taştan dünyanın bütün renkleri parlamaya başladı: Sarı, Kırmızı, Eflatun, Turuncu, Mavi, Yeşil, Lila, Pembe, Kahverengi, Turkuaz..

    Renkler daireler çizerek yükselmeye başladılar. Çiçekler ağlamayı bırakmış, sevinç çığlıkları atarak, benim gibi bu olanları izliyorlardı. Başlarını Renklere doğru uzatmaya çalışıyorlardı. Sarı renk dönen renk dairesinden kendini kurtararak Ayçiçeğinin üzerine uçtu ve yapraklarına dokunmaya başladı. Ayçiçeği gördüğüm en güzel sarıya bürünmüştü artık.

    Kendini kurtaran kırmızıysa biraz ilerideki Gül bahçesine uçtu, Turuncuysa, dalında asılı duran Portakallara. Sonra mavi Gökyüzüne, yeşilse ağaçlara uçtu. Diğer renklerde diğer çiçeklere, çayırlara, otlara dağıldılar. Kahverengi toprağı ve ağaçların bedeninden son griyi kovaladı.

    Lila ve Turkuaz biraz daha dolaştıktan sonra benimle birlikte Kelebekler Ülkesine gelmeye karar verdiler. Onlar bundan sonra Kelebeklerin kanatlarına en güzel, en parlak tonlarını vereceklerdi.

    Ben, küçük bir Kelebek – yılmamış, yorulmamış, bıkmamış, umudumu yitirmemiştim ve dünyayı Griden kurtarmış, dünyaya renklerini geri vermiştim.

    O günden itibaren bu dünya biz Kelebeklerin oldu. Biz yazın, Güneşin, Yaşam sevincinin ve Umudun en güzel habercisiyizdir.

    Bizler Gökyüzünün pırlantalarıyız.

    Biz olmasak, bu dünya nasıl bir yer olur du?



    Resim: Pixelio
    Tam Metin
    Etiketler: ,

    Resmin Bile Küstü Bize

    10 Kasım 2009 Salı Gönderen asyaselda 3 yorum

    3.Sınıf kışı
    Hava soğuk kapı çaldı.
    İçeriye giren kısa boylu şişkoca bir müfettiş,
    yanında elleri önünde bağlanmış ceket düğmeleriyle oynayan müdürüm ''buyrun efendim ''diyor.
    Buyuruyor,
    Herşeyi ben bilirim ifadesiyle geziniyor,
    Ve bana
    ''Sen'' diyor, ''Sen kalk bakalım oku, İstiklal Marşı'nı ezbere''
    Hemen kalkıyorum,biliyorum çünkü , okuyorum son kıtaya gelince tekliyor kelimelerim karışıyor birbirine
    Müfettiş kafayı iki yana sallayıp cık cık cık lıyor
    Bir kaç sorudan sonra çıkıyor.
    Öğretmenimiz kızıyor
    Ben üzgün yanımdaki Fatmaya diyorum ki
    ''Şaşırdım Atatürk bana bakınca, şaşırınca da kötü kötü baktı bana ''
    ''Nasıl yani Atatürk sana mı baktı ? ''
    ''Evet''diyorum Fatmaya inanmıyor.
    Teneffüste sınıfın köşelerine, kenarlarına, sıra altlarına bile giriyoruz nereye gitsek o hep bize bakıyor.
    O günden sonra her baktığımda soru bilemediğimde, kaşları çatık. Bildiğimde ise bana gülümsüyor-DU-
    Resmi 3 sene önce değiştirilene kadar .
    Artık sınıfta bakmıyorsun ne öğrencilere ne de bana..
    Uzaklara bakıyorsun küçültülmüş gök mavisi görünmeyen gözlerinle,
    Ve ben baktığımda sana her sabah, hep küstüğünü düşünüp ..
    Dönüyorum 3.sınıf kışına...
    Tam Metin

    BEN ULUSUMUN HALKIMIN OĞLU MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

    Gönderen aysema 6 yorum




    Ben ışığım
    Halk ışığı efendiler
    Sevginin büyük ışığı

    İçinize akmamışsa eğer
    Yıkanmamışsa yürekleriniz
    Mutluluğun kapıları
    Kapanmışsa halkın yüzüne

    Bir sabah
    Hiç ummadığınız bir sabah
    Kucağımda binlerce güneş
    Kapınızı vuracağım
    Tarihin kulakları çınlayacak

    Benim yolum
    Bilim yolu efendiler
    Evrimlerin, devrimlerin yolu
    Ayaklarınız çalışmamışsa eğer
    Uygarlığın kapıları
    Kapanmışsa yüzünüze
    Nasıl varacaksınız nasıl
    Benim gösterdiğim yere

    Bir sabah
    Hiç ummadığınız bir sabah
    Kucağımda binlerce güneş
    Kapınızı vuracağım
    Duran saatlerin ibresi
    Dönmeye başlayacak

    Benim halkım
    Barışın özgürlüğün anası
    Tohumla süt kardeş
    Toprakla yaşıt sevdası
    Sopasıyla ordular kovalamış
    Cepheler yarmış kağnısıyla
    Büyüdükçe güzelleşmiş kavgası
    Destan olmuş efendiler

    Bir sabah
    Hiç ummadığınız bir sabah
    Kapınızı vuracağım
    Üreten, yaratan halkın yüzü
    Gülmeye başlayacak

    BEN ULUSUMUN HALKIMIN OĞLU
    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
    SAVAŞTA ASKER BARIŞTA ÖĞRETMEN

    OKULUMUZ HALK YOLU
    DERSİMİZ BAĞIMSIZLIK EFENDİLER

    EN GÜZEL DERSİMİZDİR BAĞIMSIZLIK

    ANLADIK MI EFENDİLER...


    Dersimiz Bağımsızlık
    Ali Yüce




    Tam Metin
    Etiketler:

    Dileğim

    8 Kasım 2009 Pazar Gönderen asyaselda 8 yorum

    Yalnızsan hasta olmak zordur.
    Ağırlaşır hafif ağrıyan başın,
    Sızlayan kemikler kırılır gibi olur.
    Daha bir bakıma muhtaç olursun, bakacak kişi olmamasına inat yapar gibi vücudun.
    Açlık hissedilmez olur artık, yemen için zorlayan kimsede yoktur.
    Masa üzerinde tepsi, yenmemiş kurumuş iki dilim ekmek ve zeytinle kimbilir kaç gün yer değiştirmeden durur.
    Kirli peçetelerin cep,yastık altı,ayak altı elini attığın her yerde bulunur.
    İlaçlar içilmeyi unutulur.
    Pekte umrunda olmaz aslında içilse ne olur içilmese ne olur?
    Yalnızsan erken kalkmak için hasta yatağından bir sebepte yoktur .
    Yine hastasın,salya sümük,öksürük yataklardasın
    Ve kimbilir daha kaç defa hasta olacaksın.
    Dileğim biz olmasak bile,
    Her hasta olduğunda ateşine bakacak,
    Seni sevgiyle kucaklayacak,
    Çorbalar yapıp yemediğinde sinirlenmeyecek,
    İlaçlarını zamanında verecek ,
    Seni koşulsuz
    Karşılıksız,
    Sınırsız
    Sevecek birileri hep yanında,yakınında biryerlerde seninle
    Olsun...
    Hastada olmayasın
    Yalnız da
    Hele yalnız, hasta hiç olmayasın ...
    Tam Metin

    DELİCENİN MEKTUPLARI!..

    Gönderen funda öztkn 4 yorum






    Niye bir çok şey kopuk belleğimde ? Anımsayamamam nedendir ? Niçin kopuk görüntüler uçuşmakta kafamda ? O anlatılanlar doğru mu yoksa ? Ben mi yaptım bunca saçmalığı ?
    Sıkıldım artık.. Kaybettiğim saatleri, ayları, geri alamamanın burukluğu ile devam ettirebilecek miyim geri kalan zamanımı ?
    Daha da olgunlaşabilmek için böyle bir deneyim yaşamak zorunda olmam çok acı! ... Hayat bunu bana başka zamanda, başka bir yerde ve başka kimselerle öğretseydi ya ?..
    Yaşamımda en çok SEVMEYİ sevdim. Fark gözetmeksizin sevdim. Duvarlarım iyi bir gözlemciydi ve sırdaştılar bana. Dertleştiler, benimle coştular, benimle ağladılar. Onlar bana sabretmeyi öğrettiler. Gizli bir anlaşmaydı bizimki. Tavan, taban birde dört duvar sıkıca sarıldık, kimselere anlatmadık dertlerimizi.
    Boğuluyorum !.. Çıkarın beni bu sevgisizliğin altından .
    Ah siz dost bildiklerim.!.. Sevgim sizin olsun. Sizinkiler de sizde kalsın. Ne olur artık beni rahat bırakın. Günleri, geceleri yitiriverdim birden.
    Gelecek yok.!.. Hep geçmişte yaşıyorum. Yaralı yüreğim isyanlarda...
    Karanlık, dar ve havasız hiç bitmeyen bir tünelde yol alıyor trenim. Ben hiç suç işlemedim. Ben insan olmanın onurunu biliyorum. Kimse çığlığımı duymuyor..
    Ah çaresizlik.!.. Ne yaman duygusun sen? Düşüncelerden sıyrılıp ağlama nöbetine giriyorum.uzun zaman oldu bu nöbeti tutmayalı.gelecek nöbetçi arkadaşın ağlama nöbetinide tutabilirim..öylesine çok ağlıyorum..
    ağlamak zayıflık değil ,biliyorum ama kendime acıyorum.acizliğim korkutuyor beni.ağlama seslerime hemşire koşuyor .ilaç getirmiş bana. ''bana ilaç değil; sıcak bir el ,yaslanacak bir omuz ve en önemlisi SEVGİ gerek'' demek istiyorum.ama susuyorum...

    beni düşüncelerimle ,hayallerimle başbaşa bıraksınlar yeter.!.. ama bırakmıyorlar doktor ,hemşire ve yakınlarım beni sevme yarışına girmişler bile '' .bunca zamandır neredeydiniz?'' diye soruyorum içimden.
    aslında benim trenim sizin sizin istasyonda hiç durmamalıydı dostlar.ve ben sizin istasyonunuzda hiç inmemeliydim.tüm duygusuzlıktan uzak;yalın ve sevgi dolu bir istasyonda indirmediler beni.
    zaman en iyi ilaç diyorlar.acı sizinkiyle aynı olabilir ama benim hissetiğimle sizinki farklı alğılanıyor olamaz mı??
    hem yanınızdakiler için yaşama savaşı vereceksiniz,hem de kaybettiklerinizin yanına bir an evvel varmanın yollarını arayacaksınız.bu ikilemde nasıl unutabilir ,nasıl yaşamaya çalışabilirim dersiniz?
    bu kadar çabuk pes etmenin açtığı yaralar hiç kapanmayacak gibi.ben sevdiklerimi ,ben sevenlerimi arıyorum.bir yerde acı ,bir yerde aşk var!..
    acıyı dindirmeden aşkı yaşayamazsınız.kendime sığınacak bir yer arıyorum.yok.!..

    ''dönülmez akşamın'' diye başlayan.ben oradayım işte.hep o akşamlarda kaldım da çıkamadım aydınlıklara.
    her yere giden bedenimin aksine ,gecelerde kaldı yüreğim.gündüz geceye yenik düşüp ,karabasan oluyor aniden yine sesimi duyan yok!..
    doktorlar ne çok uğraşmakta benimle?onları yanıtsız bırakıyorum. ne olacak ? niçin uğraşmaktalar benimle ?
    suskunluğuma bir isim buldukları belli.''sayın doktor ,çare de bulabildiniz mi bari?'' diye geçiriyorum içimden..

    aradan kaç saat ,kaç gün geçti bilmiyorum.dediklerine göre dört günmüş.bir hastanede açılıyor gözlerim. ne oldu bana? kimseden yanıt gelmiyor.herkesin gözlerinde mutsuzluğu yakalıyorum.benden kurtulamayacaklar.yıllarca peşinizden koşmaya kararlıyım ,sizi bıktırıncaya kadar koşacağım.size ,sizi mutsuz edeni terk edin gidin diyemem.onca yıl beni mutsuz ettiğinizin intikamıdır bu.!..bu evrende ben nasıl mutsuzlukla dans ettimse ; ondan biraz pay almak sizin de hakkınız...
    Tam Metin

    Yarım Kalmış Öyle Bir Şey

    5 Kasım 2009 Perşembe Gönderen ali ikizkaya 13 yorum
    Hep soracaklarım oluyor..
    Kime mi ? Tabii ki sana. Senden başka kimim var ki benim..
    Aklımda kalsınlar, unutmayayım diye bir çok sefer tekrarlıyorum kendi kendime. Ama ne oluyorsa oluyor ve sana can-ı gönülden sormak istediklerimi unutuyorum. Belki de can evimden istememeliyim sormayı. Bu yüzden unutuyor olabilirim. Unutmam bir şey değil de, ne yazık sen gitmiş oluyorsun soracaklarımı hatırladığımda. Ben de sana sorularımı, hep böyle yıllardır, yazıp yazıp biriktiriyorum tahta bir kutunun içine..
    Sahi, ben hasta iken sen benim başımda böyle bekledin mi ?
    Kulaklarım, ayaklarım ateşler içinde yanarken,
    Elini tenime değdirdiğinde
    Sen, kuzey rüzgarlarıyla üşümüş gibi titredin mi ?,
    Bir tirbişonun şişe mantarını delişi gibi kalbine "kaybediş" usul usul sokuldu mu ? Hem de hiç kan akıtmadan. İçine oturur, boğar gibi..
    Ateşten yarı baygın gözlerimde, yitişin acıları olduğunu gördün mü ?
    Sıçramalarımın, senin gitme ihtimalinin kabusları yüzünden
    Ve
    Sayıklamalarımın ise, seni kaybetmemek için anlaşılmaz bir lisanda yapılmış dualar olduğunu ?
    Zordu belki anlamak ama,
    O güzel saçlarının altındaki beyninin kıvrımlarında bir anlıkta olsa "Ben'i" kaybetme olasılığı hiç dolaştı mı ?..
    Sen gittiğinde ben ateşlenmiş yatıyordum ..
    Kapıyı kapatmadan önce yatağın içinde benim üşüdüğümü, kapının ardında senin alev alev yandığını duyumsadın mı ?


    Asya'nın ufacıcık ayakları için ..
    Görsel: Ali İKİZKAYA



    Tam Metin

    Taze Ceviz Yaprağı Kokulu Saat 6:00 Havam

    4 Kasım 2009 Çarşamba Gönderen asyaselda 6 yorum

    Erken kalkmayı sevmeme halim, sokak kapısını açıp sabah saat yedi havasını içime çektiğimde son bulur.
    O saatte toprak daha bir başka kokuyor sanki.
    Yüzler daha bir başka gülüyor ya da bana öyle geliyor:)
    İşe yetişme ortak amacı ortada bir yerlerde buluşturuyor insanları ve tanımadık günaydınlar tanıdık gibi dökülüyor dudaklardan.
    Bu gün erken dediğim saatten çok daha erken kalktım. Ve saat altı havasıyla çıktım kapıdan.
    ''Bu sene kış çabuk geldi üşüdük üşüdük'' sözüyle baktım sağa.
    Tanımadık bir ''Günaydın'' ve ''Evet! çok soğuk'' karşılığımla devam ettik yola.
    ''Kars daha soğukmuş, kar yağmış, nasıl yaşıyorlar orada'' şaşırmasıyla gülümsedim.
    Ben dalıp giderken Kars kelimesiyle o yıllara, verdiğim belli belirsiz ''bilmem'' cevabını duymadan çoktan yönelmişti o fırın kapısına.
    Oralarda ne hissettiğimi, nasıl hissettiğimi ilk günkü heyecanı yada acısıyla şu anda hissedebilmemin tersine,
    O soğukta ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı anımsayamadan "bilmem" cevabıyla yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.
    Ne kadar yürüdüğümü bilmeden tıpkı nasıl yaşadıklarını bilmem dediğim gibi sessizce ve dalgın.
    Taaa ki taze çekilmiş biber ve damlara serilmiş biber salçası kokusu keskin bir şekilde ciğerlerime dolana kadar.
    Hazır dolmuşken çekeyim dedim içime, söylendiği gibi burnumdan alıp ağzımdan vererek göğsümü doldura doldura.
    Yürüdüm, nefes alıp vermelerim ve çocukluğumda yere sarkan dallarından tırmandığım ceviz ağaçları eşlik etti bana yolun solunda.
    Taze bir filiz ceviz yaprağı koparırken ,
    Bir saatlik yürüyüşüm gönüllü servis arkadaşımın şaşkın ve orda ne aradığımı ima eden bakışları ile araba penceresinden kafasını uzatmasıyla son buldu.
    Ayaklarım yerden kesildiğinde,
    Ciğerlerimde taze biber salçası havası,
    Parmak uçlarımda ceviz yaprağı kokusu,
    İçimdeki ses te ''Bunu bir daha yapmalı'' diyordu...
    Tam Metin

    Kelebeğin Kanadındaki Dizeler

    3 Kasım 2009 Salı Gönderen asyaselda 4 yorum

    Bir rüzgar çarptı yüzüne kapıyı örttüğünde.
    Çattı kaşlarını, içerden gelen seste bu rüzgar tokatına karışınca hatırladı.
    O gün bu gündü. Aynı hava, aynı müzik, tesadüf müydü?
    Kapatmasına gerek kalmadan gözlerini, kendini 3 sene önce aynı yerde buldu.
    O gün kapamıştı kapılarını,
    kapattığı anda ona ait olmayacağını bildiği, onlara ait olmadığını hissettiği insanlara.
    Oysa ilk açtığında kapılarını sonuna kadar, geldiklerinde gülümseyerek sarılmışlardı.
    Gülümseme değil dudak kenarlarının gerilmesi oldugunu, kendi evinden kapı dışarı edildiği gün anladı.. Ve onları nankörlük denen o illlet duyguyla başbaşa bıraktı.
    ''Neden hep böyle oluyor'' demedi, yeni evini elleriyle yaparken ''niçin, niye ? "
    Sadece yorulduğunu hissetti . ''Artık, yoruldum çok yoruldum'' diyebildi ama kilitlemedi yine de kapısını. Küsmedi.. Her gelen aynı değildi ya da böyle umuyordu.
    Yoruldu...

    Aldı kahvesini, sigarasının yanına.. ''Bir tek onun sesi eksik...'' dedi. O olsa, herşey daha güzeldi. Ama yoktu.., yok. Ondan geriye bir kaç satırlık turuncu kareli defteri duruyordu.
    Dokundu, ona dokunur gibi..Açtı, okudu onunla konuşur gibi ve bu satırlar gözüne ilişti,
    Okudu,
    Okudu,
    Okudu
    Ve okuduğunu dinledi.
    Yetmedi aldı siyah boyalarını eline sonradan''hoca bu lojman cezaevi gibi olmuş'' sözlerine yol açan,
    Günüm yok; güneşim yok
    Uykum yok;düşlerim yok
    Kın olmuş susuyorum
    Bir tek sırdaşım yok
    Çektiğim acıların demindeyim bu akşam
    Pişman desen değilim
    Bir harmanım bu akşam
    Her gecenin sabahı
    Her kışın bir baharı
    Her şeyin bir zamanı
    Benim dermanım yok.

    Dizelerini yazdı duvarına bağıran harflerle ve iliştirdi yanına çizdiği gri ve siyah kelebeğinin kanayan kanatlarına.
    Aynı hava,
    aynı müzik,
    aynı ses,
    aynı duygu,
    aynı ben
    ve farklı bir soru düşüverdi dudaklarından o anda;
    ''Acaba kelebeğim hala duruyormu, kanadındaki dizelerle ,çizdiğim duygularla gri lojman duvarımda?


    Tam Metin

    Kabuk Bağlamayan Yaralar

    1 Kasım 2009 Pazar Gönderen asyaselda 11 yorum

    ''Önce sen'' demişti Zeynep.
    At arabasının arkasına asılıp ,
    Arabacının; '' İnin kızlar ,düşeceksiniz'' sözlerine aldırmadan,
    Saçlarımız yarı yağmurlu rüzgarda ıslanarak savrulduğunda ,
    Ellerimiz ıslak kasaya tutunmaya çalıştığı anda ,
    Önce sen demişti,
    Önce sen atla.
    Atlamış ,atlamamla yol kenarındaki dikenli çalılıklara yuvarlanmam bir olmuştu.
    Zeynep'te ardımdan atlayıp aynı yuvarlanmayla soluğu yanımda almıştı.
    Üstümüz başımız çamur,yüzümüz gözümüz çizik ama gözlerimizde hınzırlık ,
    Dudaklarımızda kıkırdamalar vardı.
    İşte o günden kalmaydı dirseğimizdeki yara.
    Ağlamamıştım,ertesi günlerde kabuğuyla oynayıp ,kanatıp tekrar kabuk bağlatmıştım.
    Sonra tekrar kaldırmış iyileşmesine izin vermemiş,yine kanatmıştım.
    Bir çok yarama yaptığım gibi.

    Pencere kenarında yağmuru seyrederken, bir at arabasının yoldan geçmesi ve yaramın sızlamasıyla bir bir sıralandı bu geçmiş an kareleri gözümün önüne.
    Zeynebi düşündüm sonra,
    Onun da dirseğindeki iz duruyor mu ?
    Onun da başka yaraları oldu mu?
    Kabuk bağlamayan yaraları.
    Kabuk bağlamasına izin vermediği yaraları,
    Canını yıllar geçse de acıtıyormu acaba?
    Büyüdü mü ? Büyüttü mü ? içindeki çocuğu..
    Keşke sorularıma cevap bulabilseydim.
    Keşke yanımda olup yaralarımıza gülebilseydik.

    Ben ise küçük bir kadın büyüttüm, çalılıklara yuvarlanan yeşil gözlü küçük kız çocuğundan ,
    küçük bir kadın.
    Yaralarının olacağını bile bile hala çalılıklara atlayan,
    Atlayıp yaraları olan,
    Yaralarının iyileşmesine izin vermeden tekrar tekrar kanatan.
    Ve bunu yapmaması gerektiğini asla öğrenemeyecek olan küçük bir kadın...
    Tam Metin