Bizim Penceremizden Yazarlarımızı Biz Nasıl Biliyoruz ...

Ali İkizkaya
Nam-ı diğer Petit Prince(Güccük Prens). Kendisini fakir olarak nitelendiriyor. Fakat en büyük korkusu sevgi fakiri olmak. Profesyonel hayatını bilişim ve elektronik sektöründe devam ettiriyor. Blog yazarlığına Gezgin Tarki tarafından iteklendi. Ve büyük keyif aldı. İçsel yolculuklar, özlem, sevgi ve insanca hallerin an betimlemelerini yazmaktan keyif alıyor. Bu aralar kendi blog'unu, dükkanını kapatmaya mücbir sebepler yüzünden bu konularla ilgili yazmayı durdurdu. Sadece FaceBlog Türkiyeyi idare ediyor. Aynı bir bahçıvan gibi; bir sürü çiçekle birlikte. Motorsiklet kullanmayı, fotoğraf çekmeyi ve yüksek dağ başlarını sever. Bir de hiç gelmeyecek olana hasret türkülerini. Yazar Blog Adresi : Petit Prince
Gülen Tezer Üstün Hanımefendi
Gülen Kardeşimizi, kaybettiğimiz arkadaşımız Ufuk Çizgisi vesilesi ile tanıdık. Sıcak kanlı, astarı yüzüne denk, abi dediğinde ciğerinin ucu gözükenlerden. Hareketliliği sever. Yapalım bitirelim ister bir yapısı var. O da bizler gibi naif düşünce, derin duyguları yazmayı seviyor. Kelimelerin örtülü anlamlarına bulmaca misali keşfedilmeyi bekleyen küçüçük ama kocaman düşünceler saklamaktan çok hoşlanıyor. Kendisine sormuştuk, sen nesin ? diye. Cevabı ilginçti ve pek rastlanılır cinsten de değildi. Cevabında kendisini; Siluetinin sigara dumanlarının mavi neon ışıkları altında hareler yarattığı salaş bir Fransız barında çıplak ayakla Fransızca caz söyleyen Tunus'lu bir çingene olarak betimlemişti. Kendileri aktif bir dekatloncu ve eski bir boksör. Ateşi Çalan Adamla 347 yıldır evli. 65 tane çocuğu var. Ve isimleri, hinti, minti, tinti, cinti, pinti, dinti, kinti... Pardon kim ne dedi ?.
Tarkan Çiçek Beyefendi
Duru bir adamdır. O da astarla yüzün denkliğine önem verirken eylem arar. Sevgiyi dokunup bilmek ister. Bilişim sektöründe faaliye göstermesine rağmen içsel konulurda muhteşem bir derinliği vardır. Kapısını açıp buyur etmişse, dostunu baş köşeye oturtur ve bunu her zaman gösterir. Art niyete hiç tahammülü yoktur. Sevgisini ve içsel yolculuklarını kendi içinde doğrulamaz ise ne söyler ne de yazar. Sevdi ve değer verdiyse Fizan olsa yürür gider. Sevdiği zaman yüreğinin götürdüğü yere giden, adam gibi bir adam. Fotoğraf çekmeyi onun kadar seven az insan bulunur. Her zaman elin tripodu ve makinesi, börtü böcük, insan çocuk ne olursa karelemeye gayret eder. Sanki hafızasının kaydettiklerini ellerinde tutmak ister gibi. Bir de GEZGİN in en başta gidenidir. Ayağına çabuk, sözüne sağlamdır. Organizasyonu mükemmeldir. Keyif verir insana onunla seyahat. Onun tek zayıf yanı güzel kahvaltılar ve gönül sohbetleridir. O da güzel gezi hikayeleri ve sosyal saptamalara dayanan fikir yazıları yazıyor kendi köşesinde.
Çınar Hanımefendi
Bizce kendisi bir okyanus sakini. Okyanus kadar sakin ve okyanusun ortasında, haritada gözükmeyecek kadar ufak bir adanın sakini Çınar Hanımefendi. Ya da okyanus ortasında dipten göğe dallarını uzatmış serin gölgeli bir ağaç. Kendisini teste alsalar, onun da rengi mavidir diye bahse girerdim. Az sayıda kalmış Hanımefendi ünvanını hakettiğini düşündüğümüz yazar dostlarımızdan bir tanesi. İnsanların pek takılmayacağı ufak detaylar üzerinden kocaman şeyler yazar, bize insan olduğumuzu ve vicdanı elimizden bırakmamamızı hatırlatan yumuşacık hikayeler anlatır. Hele çocuk edebiyatının can çekiştiği şu dönemde, onun gibi hikaye anlatıcılarına gelecek nesillerin yüreklerine sevgi ekebilmek için öyle çok ihtiyacımız var ki.
Zeugma Hanımefendi;
Bizlerin blog ortamından sıkça okuduğu, tanınan ve bir ağırlığı olan sevilen bir yazar arkadaşımız. Vicdanlı ve dik durmaya çalışan, insan olma çabası içinde felsefe, toplumsal olaylar ve insana dair tüm haller üzerine soru sorup kafa patlatan bir adem ile havva kızı. Gayretkeş, naif ve analitik bir zekaya sahip hanımefendi bir eğitimci. Elleri öpülmesi gerekenlerden bir tanesi o da. Tahminim şapkalara bir düşkünkülüğü var. Biz de kendisine buradan saygıyla selam ediyoruz şapkamızı hafifçe kaldırarak.
Emrah Ateş Beyefendi
Cehennemin içinden, yalandan ve ihanetten yardım görmeksizin kendini çıkarmış pırıl pırıl bir pırlanta genç. Onca zahmetli hayatının içinde şiire vurulmuş. En büyük aşkı şiir. Kelimelerle oynamak hoşuna gidiyor. Büyük istekleri olmayan kanaatkar ve güleç bir insan gibi delikanlı. 1 Aralık 2009 da Vatani hizmeti için uğurlayacağız kendisini. Fakat kendisi merak etmeyin ben çarşı izinlerinde yazarım, yalnız bırakmam sizleri, sizler de unutmazsınız Emrah kardeşinizi diyor. Seni nasıl unutabiliriz ki aydınlık yüzlü genç.
Aysema Hanımefendi
Bir cumhuriyet öğretmeni. İnsanın üstünlüğüne inanan bir eğitimci ve bir anne. Haksızlığa, karanlığa tahammülü olmayan ve bunu her seferde dile getiren rüzgarın eğemediği hanımefendi bir ağaç. Kendi profilinde aynen kendisi şöyle betimliyor;Yazmak mı Yaşamak mı diye sordum kendime. Neden ikisi de olmasın dyerek yola çıktım. Çünkü ikisi de vazgeçilmezdi benim için. Bizimle de birlikte yazdığı ve ailemizin bir bireyi olduğu için kendisine bir kez daha teşekkür ediyor, ellerinden öpüyoruz bize öğrettikleri için.
Baş Cadı Belgin Hanımefendi
Aklından geçeni dilinden döküveren, dobracı, her olayın iyi tarafını görmeye çalısıp, bazen de başaramayan, sonbahar ve kışları biraz hüzünlü, ilkbahar ve yazları içi kıpır kıpır yaşama sevinci dolan, hassas, kırılgan bir kış meyvesiyim, diyerek tanımlıyor kendisini Belgin Hanımefendi. Kendisi, bizim yazar ailemizin eli çabuk gayretkeşlerinden. Canı tez, yardımsever ve hoş dilli bir hanım. Biz kendisini tek yazar gibi zannederken yanında sevgili kızını da bir hikayeci olarak getiriverdi. Analı kızlı bizim konakta yazıp duruyorlar. Her ikisine de, cadılar kampına sevgilerimizi gönderiyoruz.
İçimdeki Yolculuk veya Funda Hanımefendi
yaşamı seviyorum. zaman zaman çılgınca,kahredici, kesinlikle mutsuz oldum ve üzüldüm.ama tüm bunlara ragmen yalnızca hayatta olmanın bile başlı başına muhteşem birşey oldugunu biliyorum.geçte olsa mutlu bir yuvaya sahip oldum. şimdi sevmenin,sevilmenin içimde yarattıgı o huzurla.bir mutluluk daha eklensin.istiyorum.. diyor, kendi profilinde. Hayat, onu da Emrah kardeşimiz gibi acı sınavlardan hem de çok yakın bildiği insanların eliyle geçirmiş. Fakat ümidini kaybetmemiş. Konuşkan, sıcak kanlı, dert ortağı bir hanımefendi. Yakışıklısı ile güney illerinden birinden bize yazıyor. Ona yuvasında sağlık, huzur ve mutluluklar dilerken selam ve muhabbetimizi gönderiyoruz.

Göğe Bakma Durağı

22 Kasım 2009 Pazar Gönderen asyaselda 0 yorum

İkimiz birden sevinebiliriz göge bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat


Turgut Uyar
Tam Metin
Etiketler: ,

Yolcum Var Benim

20 Kasım 2009 Cuma Gönderen Ali İkizkaya 12 yorum
Yer Kocaelinin Karamürsel kasabası. O yıllarda bu ufacık kasabanın çoğu nüfusunu 13 harbinde Anadolu'ya gelen Saraybosna(Sarajevo) göçmeni Boşnaklar oluşturur. Benim anne tarafım gibi Müesser Hala da onlardan biri. Ahşap bir evde, Tabakhane mahallesinde oturuyorlar. Saraybosna'dan gelirken, anne ve babası hiç bir şey getirememiş yanlarında. Yoksuldur Müesser Hala. Eşi de kendisi gibi dar gelirli bir ailenin oğlu. Sade bir törenle evlenirler. Eşi, Gölcükteki Bahriye tezgahlarında çalışmaktadır. Müesser Hala ilk ve tek çocuğu Mehmet'e hamile kalışının altıncı ayında eşini bir kazada kaybeder. Yıkılmamaya gayret eder. Evlenmez, içine gömer sevgisini, gençliğini, aşkını. Zaten onlarda aşk ve evlilik bir keredir. Tekrarı mümkün değildir, ölüm gibi. Her şeyi Mehmet olmuştur. Oğlu, hayatının merkezidir. Bahçede türkü söyler hep Mehmeti için onun yokluğunda..
Vakit, vakit olur.. Zaman devrilir gider.. Mehmet on sekizine gelir. Askerlik çağıdır Mehmet için. Unutmaz devleti Mehmeti de. Çağırır hizmet için Bahriye'ye. O yıllarda Bahriye askerliği, kara askerliğine göre nerdeyse iki kat sürede bitiyor. Tam tamına 36 ay. Yani üç koca yıl. Müesser Hala nın yüreğine hançerler sokulur da bir şey diyemez kimselere. Mehmet bir sonbahar günü Levend olur Bahriyeye beyazlarını çekip.
Mehmet'i Dumlupınar denizaltısına verirler. Aylar, ayları kovalar. Mehmet, bir Nato tatbikatı öncesi izne gelir. Anacığıyla hasret giderirler. Bir kez daha öper anasının elini. Çıkar, gider gemisine bir bahar gününde.
Bir ay kadar sonra Nara burnunda, Azrail Naboland kılığında onlarca Bahriyelinin, çocuğun ve kadının tüm hayallerini biçer. Gönderir Dumlupınarı, Çanakkalenin derin ve soğuk sularına. Mehmet te dahil tüm gemi mürettebatı "Vatan Sağolsun" diyerek yatarlar ölüme. Radyolardan naklen dinler tüm Türkiye'deki analar, babalar,çocuklar,eşler,sevgililer, nişanlılar "Vatan Sağolsun deyişlerini. O gece Türkiyede onlarca kadının saçı bir anda bembeyaz olur. Aynı Müesser Hala gibi.
Hiç sesi çıkmaz, gözlerindeki iki damla yaştan başka. Fırlar çıkar sokaklara. Artık akıl kuşunu ten kafesinden uçurmuştur. İçinde külhanlar yanar hep. Kendisiyle birlikte ahşap evini yakana kadar bahçede, yollarda, bağda;
Mehmet Gitti Askere
Alır,Gelir Tezkere
türküsünü söyleyip durur, Mehmet'i, Kınalı Kuzusu için.

Bir kınalı kuzu da bizde var. Adı Emrah. Yalan ve ihanetin içinden kendini pırıl pırıl çekip almayı başarmış yüreği kuzu bir can çocuk. Kanaatkar ve Erdemli. Kaçımız onun başardığını gerçekleştiririz bilemiyorum. Kendi sesinden dinleyip, gözlerinizle görmeniz lazım. Ne yürek ne de gözyaşı dayanır...

-- Gözüme de doz mu gaçtı, nedii ? Sulanı sulanı vereyoo.
-- Nerime dıkarım şu mendil meretini ben de bilemedim gari. Gevizelikten mi acep ?
-- Gonuş, sööleş, higaye oldu muy du durameyon ..

-- Fazlıca oyalandın zati. İşim de varıdı. Çocuğu yolculayacaktım, higayiye daldım.
-- Yalınız son bi çift laf edcen öyle cıgcen kahvıden.
-- Dinleyonuz dee mi beni ?.

Ey! Ahali !.
Bilin gi yocumuz var aatık. Eylemen Gari, anlat, anlat deyi. İhazırlık lazımdır.
Varıp gidcen ben..
Az gadıı unuduvecektim. Gidekene aglime düşüveedi de,
Endee oluu da, akılcağizinize ve yüreciğinize Emrah düşeese eğer;
1 Aralık 2009 agşemi, kavilleşmiş gibi elcağızınıza bir maşrapa su alıvirin ve gapılere, balgonlere, pencirelere çıgıverin de yollura seepip durun ööölü.
Oğlumuz bahtı açık, yüreği engin, sularla gitsin ve sular gibi tez vakitte gelsin.
Ve Onun yokluğunda cama vuran her damlaya, ona selam götürmesi için yüreğinizden geçenleri, bir şiir okur gibi fısıldayın.
Merak etmeyin. Bir Turna nın kanadına yapışıp türkü olur, ulaşır Emrah'a...




Tam Metin
Etiketler: ,

Gri Dünya

16 Kasım 2009 Pazartesi Gönderen Belgin 10 yorum
Ìlkbaharı çok seviyorum..

Bir sabah uyandığımda çiçeklerin ve dünyadaki bütün renklerin kaybolduğunu gördüm, her taraf griydi. Bu gri dünyaysa hiç güzel değildi.

Kanatlarımı açtım – ben bir kelebeğim – başladım uçmaya, günlerce uçtum dünyanın üzerinde, kaybolan renkleri aramak için. Renklerin hepsini çok seviyorum çünkü. Renkler canlı ve çok güzeller. Rüya gibiler ve benim kısa hayatımın her gününü güzelleştirip, onları daha değerli kılıyorlar benim için.

Geceler, ortalığın griliğini dahada yoğunlaştırmış, dünyayı karartmıştı. Sabah olduğunda renkler hâlâ yoktu, umduğum gibi geri gelmemişlerdi. Her şey, her taraf griydi, o kadar gri ki, ben daha önce başka bir renk görmediğime inanmaya başlamıştım. Ama biliyordum, bu dünya önceleri çok renkli, pırıl pırıl çok güzel bir dünyaydı. Renkleri aramaya ve onları geri getirmeye, çiçeklere, ağaçlara, gökyüzüne renklerini geri vermeye karar verdim.

Ìçimizde en bilgilimiz ve üstün güçleri olan yaşlı kör Kelebeğe gitmeye karar verdim, belki renkleri bulmamda bana yardımcı olurdu.

Yaşlı Kelebeğin yanına vardığımda, daha ben bir şey söylemeden: „Dünyanın durumu nedir, küçük kelebeğim?“ diye sordu. Ona dünyanın grileştiğini ve bütün renklerin kaybolduğunu söyledim. „Dünya değişti ama yinede çok güzel. Çiçekler, ağaçlar, renklerini kaybettikleri için ağlıyorlar.“ diye anlatmaya başladım gözlerimden yaşlar akarak.

"Çiçekler?“ Kör olduğu için yaşlı Kelebek çiçekleri hiç görmemişti.

„Çiçekler çok güzeller, rengarenk parlıyorlar ve çokta güzel kokuyorlar. Ama bir kaç gündür, renkleri kaybolduğundan beri, hepsi yaslı, hepsi ağlamakta. Dünyada sadece gri renk kalmış, diğer renkler kayıp. Onları bulmamda bana yardımcı olur musun?“

“Gri – ama bu çok kötü olmalı. Sana elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım küçük Kelebek, ama onları geri getireceğime söz veremem.“

Aklına gelen, hayatı boyunca duyduğu, öğrendiği bütün sihirli sözleri denedi yaşlı ve kör Kelebek, ama olmuyordu işte, renkler bir türlü geri gelmiyordu.

„Özür dilerim küçük Kelebeğim.“ dedi yaşlı Kelebek. „Elimden geleni yaptım, bütün bildiğim sihirleri denedim ama bu benim başarabileceğim bir iş değil. Bunu ancak sen başarabilirsin, yüreğinin derinliklerinde bunun bir çaresini bulacağını ve renkleri dünyaya geri getireceğine inanıyorum. Sana yardımcı olamadığım için çok üzgünüm.“

Yaşlı Kelebek üzgünce başını salladı, bana yardım edemediği için gerçekten çok üzgündü. Orada durmanın bir faydası yoktu, yaşlı Kelebeğe teşekkür edip, oradan ayrıldım. Çok üzgündüm, ama renkleri aramaktan, onları bir gün mutlaka bulup, çiçeklere, ağaçlara geri getirmekten vazgeçmiyecektim. Dünyaya renklerini geri verecektim…

Üzgün üzgün yoluma devam ettim, gece gündüz, her ağaçta, her çiçekte, aklıma gelen her yerde aradım renkleri. Böylece günler geçti, kaç gün geçtiğini bilmiyorum, tek bildiğim artık günleri saymayı bırakmış olmamdı. Ümidimi kaybetmetmeden renkleri aramaya devam ettim.

Bir gün yine uçarken ulu ulu kocaman çam ağaçlarının arkasında bir mağaranın girişini gördüm. Çam ağaçları Mağaranın girişini neredeyse kapatmışlardı, neyseki benim için sorun değildi. Merakla mağaranın içine uçtum. Mağaranın içi çok karanlıktı, ama bir yerlerden ışık sızdığını fark ettim. Işığı takip ederek uçtum, ışık yerdeki küçük bir taştan çıkıyordu. Taş o kadar parlamasa gözden kaçabilirdi, o kadar küçüktü. Küçük olmasına rağmen taştan çıkan ışık göz alıcıydı.

„Ne kadar güzel bir taş!“ diye düşündüm ve onu elime aldım. Taştan yayılan sıcaklık küçük ve yorgun bedenimi bir an da ısıtıvermişti. Köşeleri keskin değildi, yüzeyiyse ipek gibiydi. Taşı yanımda götürmeye karar verdim. Taşla birlikte yuvama – ebedi Renklerin ve güzelliklerin ülkesine – Kelebekler Ülkesine yola çıktım.

Dinmek bilmeyen yağmurun altında uçuyordum, kanatlarım ıslandığı için onları oynatmakta zorluk çekiyordum.


Yorgun ve bitkin bir şekilde kendimi çayırların üzerine bıraktım, küçük taşı kanatlarımın altına sakladım. Yorgunluktan olacak hemen derin bir uykuya dalmışım. Sabah olduğunda güneşin ılık ışıklarının yüzüme vurmasıyla uyandım. Gökyüzü yine griydi, ama yağmur dinmişti.

Hemen kanatlarımın altından taşı çıkardım, güneş ışınları taşa vurur vurmaz, taş mağaradakinden daha kuvvetli parıldamaya başlamıştı. Ben bir kaç adım geriye gidip bu olanları merakla izlemeye başladım. Birden taştan dünyanın bütün renkleri parlamaya başladı: Sarı, Kırmızı, Eflatun, Turuncu, Mavi, Yeşil, Lila, Pembe, Kahverengi, Turkuaz..

Renkler daireler çizerek yükselmeye başladılar. Çiçekler ağlamayı bırakmış, sevinç çığlıkları atarak, benim gibi bu olanları izliyorlardı. Başlarını Renklere doğru uzatmaya çalışıyorlardı. Sarı renk dönen renk dairesinden kendini kurtararak Ayçiçeğinin üzerine uçtu ve yapraklarına dokunmaya başladı. Ayçiçeği gördüğüm en güzel sarıya bürünmüştü artık.

Kendini kurtaran kırmızıysa biraz ilerideki Gül bahçesine uçtu, Turuncuysa, dalında asılı duran Portakallara. Sonra mavi Gökyüzüne, yeşilse ağaçlara uçtu. Diğer renklerde diğer çiçeklere, çayırlara, otlara dağıldılar. Kahverengi toprağı ve ağaçların bedeninden son griyi kovaladı.

Lila ve Turkuaz biraz daha dolaştıktan sonra benimle birlikte Kelebekler Ülkesine gelmeye karar verdiler. Onlar bundan sonra Kelebeklerin kanatlarına en güzel, en parlak tonlarını vereceklerdi.

Ben, küçük bir Kelebek – yılmamış, yorulmamış, bıkmamış, umudumu yitirmemiştim ve dünyayı Griden kurtarmış, dünyaya renklerini geri vermiştim.

O günden itibaren bu dünya biz Kelebeklerin oldu. Biz yazın, Güneşin, Yaşam sevincinin ve Umudun en güzel habercisiyizdir.

Bizler Gökyüzünün pırlantalarıyız.

Biz olmasak, bu dünya nasıl bir yer olur du?



Resim: Pixelio
Tam Metin
Etiketler: ,

Resmin Bile Küstü Bize

10 Kasım 2009 Salı Gönderen asyaselda 3 yorum

3.Sınıf kışı
Hava soğuk kapı çaldı.
İçeriye giren kısa boylu şişkoca bir müfettiş,
yanında elleri önünde bağlanmış ceket düğmeleriyle oynayan müdürüm ''buyrun efendim ''diyor.
Buyuruyor,
Herşeyi ben bilirim ifadesiyle geziniyor,
Ve bana
''Sen'' diyor, ''Sen kalk bakalım oku, İstiklal Marşı'nı ezbere''
Hemen kalkıyorum,biliyorum çünkü , okuyorum 11 kıtayı 12 ye gelince tekliyor kelimelerim karışıyor birbirine
Müfettiş kafayı iki yana sallayıp cık cık cık lıyor
Bir kaç sorudan sonra çıkıyor.
Öğretmenimiz kızıyor
Ben üzgün yanımdaki Fatmaya diyorum ki
''Şaşırdım Atatürk bana bakınca, şaşırınca da kötü kötü baktı bana ''
''Nasıl yani Atatürk sana mı baktı ? ''
''Evet''diyorum Fatmaya inanmıyor.
Teneffüste sınıfın köşelerine, kenarlarına, sıra altlarına bile giriyoruz nereye gitsek o hep bize bakıyor.
O günden sonra her baktığımda soru bilemediğimde, kaşları çatık. Bildiğimde ise bana gülümsüyor-DU-
Resmi 3 sene önce değiştirilene kadar .
Artık sınıfta bakmıyorsun ne öğrencilere ne de bana..
Uzaklara bakıyorsun küçültülmüş gök mavisi görünmeyen gözlerinle,
Ve ben baktığımda sana her sabah, hep küstüğünü düşünüp ..
Dönüyorum 3.sınıf kışına...
Tam Metin

BEN ULUSUMUN HALKIMIN OĞLU MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Gönderen aysema 4 yorum




Ben ışığım
Halk ışığı efendiler
Sevginin büyük ışığı

İçinize akmamışsa eğer
Yıkanmamışsa yürekleriniz
Mutluluğun kapıları
Kapanmışsa halkın yüzüne

Bir sabah
Hiç ummadığınız bir sabah
Kucağımda binlerce güneş
Kapınızı vuracağım
Tarihin kulakları çınlayacak

Benim yolum
Bilim yolu efendiler
Evrimlerin, devrimlerin yolu
Ayaklarınız çalışmamışsa eğer
Uygarlığın kapıları
Kapanmışsa yüzünüze
Nasıl varacaksınız nasıl
Benim gösterdiğim yere

Bir sabah
Hiç ummadığınız bir sabah
Kucağımda binlerce güneş
Kapınızı vuracağım
Duran saatlerin ibresi
Dönmeye başlayacak

Benim halkım
Barışın özgürlüğün anası
Tohumla süt kardeş
Toprakla yaşıt sevdası
Sopasıyla ordular kovalamış
Cepheler yarmış kağnısıyla
Büyüdükçe güzelleşmiş kavgası
Destan olmuş efendiler

Bir sabah
Hiç ummadığınız bir sabah
Kapınızı vuracağım
Üreten, yaratan halkın yüzü
Gülmeye başlayacak

BEN ULUSUMUN HALKIMIN OĞLU
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
SAVAŞTA ASKER BARIŞTA ÖĞRETMEN

OKULUMUZ HALK YOLU
DERSİMİZ BAĞIMSIZLIK EFENDİLER

EN GÜZEL DERSİMİZDİR BAĞIMSIZLIK

ANLADIK MI EFENDİLER...


Dersimiz Bağımsızlık
Ali Yüce




Tam Metin
Etiketler:

Dileğim

08 Kasım 2009 Pazar Gönderen asyaselda 6 yorum

Yalnızsan hasta olmak zordur.
Ağırlaşır hafif ağrıyan başın,
Sızlayan kemikler kırılır gibi olur.
Daha bir bakıma muhtaç olursun, bakacak kişi olmamasına inat yapar gibi vücudun.
Açlık hissedilmez olur artık, yemen için zorlayan kimsede yoktur.
Masa üzerinde tepsi, yenmemiş kurumuş iki dilim ekmek ve zeytinle kimbilir kaç gün yer değiştirmeden durur.
Kirli peçetelerin cep,yastık altı,ayak altı elini attığın her yerde bulunur.
İlaçlar içilmeyi unutulur.
Pekte umrunda olmaz aslında içilse ne olur içilmese ne olur?
Yalnızsan erken kalkmak için hasta yatağından bir sebepte yoktur .
Yine hastasın,salya sümük,öksürük yataklardasın
Ve kimbilir daha kaç defa hasta olacaksın.
Dileğim biz olmasak bile,
Her hasta olduğunda ateşine bakacak,
Seni sevgiyle kucaklayacak,
Çorbalar yapıp yemediğinde sinirlenmeyecek,
İlaçlarını zamanında verecek ,
Seni koşulsuz
Karşılıksız,
Sınırsız
Sevecek birileri hep yanında,yakınında biryerlerde seninle
Olsun...
Hastada olmayasın
Yalnız da
Hele yalnız, hasta hiç olmayasın ...
Tam Metin

DELİCENİN MEKTUPLARI!..

Gönderen içimdeki yolculuk (funda) 4 yorum






Niye bir çok şey kopuk belleğimde ? Anımsayamamam nedendir ? Niçin kopuk görüntüler uçuşmakta kafamda ? O anlatılanlar doğru mu yoksa ? Ben mi yaptım bunca saçmalığı ?
Sıkıldım artık.. Kaybettiğim saatleri, ayları, geri alamamanın burukluğu ile devam ettirebilecek miyim geri kalan zamanımı ?
Daha da olgunlaşabilmek için böyle bir deneyim yaşamak zorunda olmam çok acı! ... Hayat bunu bana başka zamanda, başka bir yerde ve başka kimselerle öğretseydi ya ?..
Yaşamımda en çok SEVMEYİ sevdim. Fark gözetmeksizin sevdim. Duvarlarım iyi bir gözlemciydi ve sırdaştılar bana. Dertleştiler, benimle coştular, benimle ağladılar. Onlar bana sabretmeyi öğrettiler. Gizli bir anlaşmaydı bizimki. Tavan, taban birde dört duvar sıkıca sarıldık, kimselere anlatmadık dertlerimizi.
Boğuluyorum !.. Çıkarın beni bu sevgisizliğin altından .
Ah siz dost bildiklerim.!.. Sevgim sizin olsun. Sizinkiler de sizde kalsın. Ne olur artık beni rahat bırakın. Günleri, geceleri yitiriverdim birden.
Gelecek yok.!.. Hep geçmişte yaşıyorum. Yaralı yüreğim isyanlarda...
Karanlık, dar ve havasız hiç bitmeyen bir tünelde yol alıyor trenim. Ben hiç suç işlemedim. Ben insan olmanın onurunu biliyorum. Kimse çığlığımı duymuyor..
Ah çaresizlik.!.. Ne yaman duygusun sen? Düşüncelerden sıyrılıp ağlama nöbetine giriyorum.uzun zaman oldu bu nöbeti tutmayalı.gelecek nöbetçi arkadaşın ağlama nöbetinide tutabilirim..öylesine çok ağlıyorum..
ağlamak zayıflık değil ,biliyorum ama kendime acıyorum.acizliğim korkutuyor beni.ağlama seslerime hemşire koşuyor .ilaç getirmiş bana. ''bana ilaç değil; sıcak bir el ,yaslanacak bir omuz ve en önemlisi SEVGİ gerek'' demek istiyorum.ama susuyorum...

beni düşüncelerimle ,hayallerimle başbaşa bıraksınlar yeter.!.. ama bırakmıyorlar doktor ,hemşire ve yakınlarım beni sevme yarışına girmişler bile '' .bunca zamandır neredeydiniz?'' diye soruyorum içimden.
aslında benim trenim sizin sizin istasyonda hiç durmamalıydı dostlar.ve ben sizin istasyonunuzda hiç inmemeliydim.tüm duygusuzlıktan uzak;yalın ve sevgi dolu bir istasyonda indirmediler beni.
zaman en iyi ilaç diyorlar.acı sizinkiyle aynı olabilir ama benim hissetiğimle sizinki farklı alğılanıyor olamaz mı??
hem yanınızdakiler için yaşama savaşı vereceksiniz,hem de kaybettiklerinizin yanına bir an evvel varmanın yollarını arayacaksınız.bu ikilemde nasıl unutabilir ,nasıl yaşamaya çalışabilirim dersiniz?
bu kadar çabuk pes etmenin açtığı yaralar hiç kapanmayacak gibi.ben sevdiklerimi ,ben sevenlerimi arıyorum.bir yerde acı ,bir yerde aşk var!..
acıyı dindirmeden aşkı yaşayamazsınız.kendime sığınacak bir yer arıyorum.yok.!..

''dönülmez akşamın'' diye başlayan.ben oradayım işte.hep o akşamlarda kaldım da çıkamadım aydınlıklara.
her yere giden bedenimin aksine ,gecelerde kaldı yüreğim.gündüz geceye yenik düşüp ,karabasan oluyor aniden yine sesimi duyan yok!..
doktorlar ne çok uğraşmakta benimle?onları yanıtsız bırakıyorum. ne olacak ? niçin uğraşmaktalar benimle ?
suskunluğuma bir isim buldukları belli.''sayın doktor ,çare de bulabildiniz mi bari?'' diye geçiriyorum içimden..

aradan kaç saat ,kaç gün geçti bilmiyorum.dediklerine göre dört günmüş.bir hastanede açılıyor gözlerim. ne oldu bana? kimseden yanıt gelmiyor.herkesin gözlerinde mutsuzluğu yakalıyorum.benden kurtulamayacaklar.yıllarca peşinizden koşmaya kararlıyım ,sizi bıktırıncaya kadar koşacağım.size ,sizi mutsuz edeni terk edin gidin diyemem.onca yıl beni mutsuz ettiğinizin intikamıdır bu.!..bu evrende ben nasıl mutsuzlukla dans ettimse ; ondan biraz pay almak sizin de hakkınız...
Tam Metin

Yarım Kalmış Öyle Bir Şey

05 Kasım 2009 Perşembe Gönderen Ali İkizkaya 12 yorum
Hep soracaklarım oluyor..
Kime mi ? Tabii ki sana. Senden başka kimim var ki benim..
Aklımda kalsınlar, unutmayayım diye bir çok sefer tekrarlıyorum kendi kendime. Ama ne oluyorsa oluyor ve sana can-ı gönülden sormak istediklerimi unutuyorum. Belki de can evimden istememeliyim sormayı. Bu yüzden unutuyor olabilirim. Unutmam bir şey değil de, ne yazık sen gitmiş oluyorsun soracaklarımı hatırladığımda. Ben de sana sorularımı, hep böyle yıllardır, yazıp yazıp biriktiriyorum tahta bir kutunun içine..
Sahi, ben hasta iken sen benim başımda böyle bekledin mi ?
Kulaklarım, ayaklarım ateşler içinde yanarken,
Elini tenime değdirdiğinde
Sen, kuzey rüzgarlarıyla üşümüş gibi titredin mi ?,
Bir tirbişonun şişe mantarını delişi gibi kalbine "kaybediş" usul usul sokuldu mu ? Hem de hiç kan akıtmadan. İçine oturur, boğar gibi..
Ateşten yarı baygın gözlerimde, yitişin acıları olduğunu gördün mü ?
Sıçramalarımın, senin gitme ihtimalinin kabusları yüzünden
Ve
Sayıklamalarımın ise, seni kaybetmemek için anlaşılmaz bir lisanda yapılmış dualar olduğunu ?
Zordu belki anlamak ama,
O güzel saçlarının altındaki beyninin kıvrımlarında bir anlıkta olsa "Ben'i" kaybetme olasılığı hiç dolaştı mı ?..
Sen gittiğinde ben ateşlenmiş yatıyordum ..
Kapıyı kapatmadan önce yatağın içinde benim üşüdüğümü, kapının ardında senin alev alev yandığını duyumsadın mı ?


Asya'nın ufacıcık ayakları için ..
Görsel: Ali İKİZKAYA



Tam Metin

Taze Ceviz Yaprağı Kokulu Saat 6:00 Havam

04 Kasım 2009 Çarşamba Gönderen asyaselda 6 yorum

Erken kalkmayı sevmeme halim, sokak kapısını açıp sabah saat yedi havasını içime çektiğimde son bulur.
O saatte toprak daha bir başka kokuyor sanki.
Yüzler daha bir başka gülüyor ya da bana öyle geliyor:)
İşe yetişme ortak amacı ortada bir yerlerde buluşturuyor insanları ve tanımadık günaydınlar tanıdık gibi dökülüyor dudaklardan.
Bu gün erken dediğim saatten çok daha erken kalktım. Ve saat altı havasıyla çıktım kapıdan.
''Bu sene kış çabuk geldi üşüdük üşüdük'' sözüyle baktım sağa.
Tanımadık bir ''Günaydın'' ve ''Evet! çok soğuk'' karşılığımla devam ettik yola.
''Kars daha soğukmuş, kar yağmış, nasıl yaşıyorlar orada'' şaşırmasıyla gülümsedim.
Ben dalıp giderken Kars kelimesiyle o yıllara, verdiğim belli belirsiz ''bilmem'' cevabını duymadan çoktan yönelmişti o fırın kapısına.
Oralarda ne hissettiğimi, nasıl hissettiğimi ilk günkü heyecanı yada acısıyla şu anda hissedebilmemin tersine,
O soğukta ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı anımsayamadan "bilmem" cevabıyla yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.
Ne kadar yürüdüğümü bilmeden tıpkı nasıl yaşadıklarını bilmem dediğim gibi sessizce ve dalgın.
Taaa ki taze çekilmiş biber ve damlara serilmiş biber salçası kokusu keskin bir şekilde ciğerlerime dolana kadar.
Hazır dolmuşken çekeyim dedim içime, söylendiği gibi burnumdan alıp ağzımdan vererek göğsümü doldura doldura.
Yürüdüm, nefes alıp vermelerim ve çocukluğumda yere sarkan dallarından tırmandığım ceviz ağaçları eşlik etti bana yolun solunda.
Taze bir filiz ceviz yaprağı koparırken ,
Bir saatlik yürüyüşüm gönüllü servis arkadaşımın şaşkın ve orda ne aradığımı ima eden bakışları ile araba penceresinden kafasını uzatmasıyla son buldu.
Ayaklarım yerden kesildiğinde,
Ciğerlerimde taze biber salçası havası,
Parmak uçlarımda ceviz yaprağı kokusu,
İçimdeki ses te ''Bunu bir daha yapmalı'' diyordu...
Tam Metin

Kelebeğin Kanadındaki Dizeler

03 Kasım 2009 Salı Gönderen asyaselda 4 yorum

Bir rüzgar çarptı yüzüne kapıyı örttüğünde.
Çattı kaşlarını, içerden gelen seste bu rüzgar tokatına karışınca hatırladı.
O gün bu gündü. Aynı hava, aynı müzik, tesadüf müydü?
Kapatmasına gerek kalmadan gözlerini, kendini 3 sene önce aynı yerde buldu.
O gün kapamıştı kapılarını,
kapattığı anda ona ait olmayacağını bildiği, onlara ait olmadığını hissettiği insanlara.
Oysa ilk açtığında kapılarını sonuna kadar, geldiklerinde gülümseyerek sarılmışlardı.
Gülümseme değil dudak kenarlarının gerilmesi oldugunu, kendi evinden kapı dışarı edildiği gün anladı.. Ve onları nankörlük denen o illlet duyguyla başbaşa bıraktı.
''Neden hep böyle oluyor'' demedi, yeni evini elleriyle yaparken ''niçin, niye ? "
Sadece yorulduğunu hissetti . ''Artık, yoruldum çok yoruldum'' diyebildi ama kilitlemedi yine de kapısını. Küsmedi.. Her gelen aynı değildi ya da böyle umuyordu.
Yoruldu...

Aldı kahvesini, sigarasının yanına.. ''Bir tek onun sesi eksik...'' dedi. O olsa, herşey daha güzeldi. Ama yoktu.., yok. Ondan geriye bir kaç satırlık turuncu kareli defteri duruyordu.
Dokundu, ona dokunur gibi..Açtı, okudu onunla konuşur gibi ve bu satırlar gözüne ilişti,
Okudu,
Okudu,
Okudu
Ve okuduğunu dinledi.
Yetmedi aldı siyah boyalarını eline sonradan''hoca bu lojman cezaevi gibi olmuş'' sözlerine yol açan,
Günüm yok; güneşim yok
Uykum yok;düşlerim yok
Kın olmuş susuyorum
Bir tek sırdaşım yok
Çektiğim acıların demindeyim bu akşam
Pişman desen değilim
Bir harmanım bu akşam
Her gecenin sabahı
Her kışın bir baharı
Her şeyin bir zamanı
Benim dermanım yok.

Dizelerini yazdı duvarına bağıran harflerle ve iliştirdi yanına çizdiği gri ve siyah kelebeğinin kanayan kanatlarına.
Aynı hava,
aynı müzik,
aynı ses,
aynı duygu,
aynı ben
ve farklı bir soru düşüverdi dudaklarından o anda;
''Acaba kelebeğim hala duruyormu, kanadındaki dizelerle ,çizdiğim duygularla gri lojman duvarımda?


Tam Metin